Önüm arkam sağım solum sobe, Sunay AKIN ebe

Önüm arkam sağım solum sobe, Sunay AKIN ebe

Önüm arkam sağım solum sobe, Sunay AKIN ebe

Editörün Notu:  Genelde kazanmak isteriz oynadığımız oyunları. Oyunun kendisini unutup, sonuca odaklanırız. Unuturuz asıl önemli olanın koşarken içimizde olan heyecan, yeni dünyalara açılmanın büyüsü ya da keşfedilmemiş ülkeleri bulmak olduğunu..

Çocukluğuma dair aklımda hep bir anım var; yatakta annemin yanında yatıyorum. Annem ‘Bir evde’ diye başlıyor;  bir anne, bir baba, bir kız bir de erkek çocuk. Ben saymaya başlıyorum olanakları,  o ailenin yakınlarımızdan  kim olabileceğini bulmaya çalışıyorum. O evin kimin evi olduğunu bulmak için tahminler yürütüyorum. Oyun bundan ibaret. Belki bugün artık o oyunu oynamıyorum ama o oyundan çok güzel şeyler hala benimle. En başta o oyunu oynadığım keyifli anlar.

Oyun kavramının hem kültürel hem de psikolojik boyutuna giriş yapmak istedim bu ay. İnsan neden oynar sorusunu sordum herkese. Ama daha büyük bir sorun vardı; bu ay bu oyunda kim ebe olacaktı ? İstanbul Oyuncak müzesinin kurucusu Sunay Akın ebe olmalıydı…Akın nev-i şahsına münhasır varoluşu ve oyun kavramına dair duruşuyla dosyada ağırlanması gereken isimdi.

Hümanist medya projesinin hayatta en değerli şeylerden biri olduğına inandığı ‘hayat dersleri’ akademik bilgilerin yanında Sunay Akın söyleşisinde bolca karşınıza çıkacak. İnsanla sadece insan olduğu için, insan için konuşan bir medyaya doğru…

Sunay Akın’dan Şahsına Münhasır için, şahsına münhasrılıkla ilgili bir mesaj var, buraya tıklayarak videoya da ulaşabilirsiniz.Sunay AKIN’dan www.sahsinamunhasir.com.tr ye mesaj

Playboy, teknolojinin getirdiği oyun biçimleri, tiyatro oyunları gibi başlıklar yine dosya içinde yer vermek istediğim konulardandı. Ancak dosya çok uzun olunca yine bir kısıtlamaya gitmek zorunda kaldım. Bu konulara önümüzdeki zamanlarda mutlaka yer vereceğim; özellikle de ‘Playboy’ söylemine.

Bu ay Oyun Terapisti Prof. Dr. Ferhunde Öktem ve Çınar çocuk yuvası kurucu danışmanı Hülya Yılmaz Şener dosyaya yaptıkları değerli katkılarla oynadığımız bu oyuna dahil oluyorlar. Anne Marie Belloir ise Şahsına münhasır tarafından yaratılan twitter hesabından oyun kavramına dair görüşlerini paylaşacak .Aynı şekilde, Yasin Yürekli, Serap Yüzgüller Arsal, İbrahim Özbakır makaleleri ve kitaplarından alıntılarla @shsnmnhsr adresinden sizlerle buluşacaklar.

İnsanın el yazısı kendi şahsına münhasırlığını ortaya koyan çok önemli öğelerden bir tanesi. Bu sebepten Sunay Akın’la kendi el yazısıyla www.sahsinamunhasir.com.tr için bir şey hazırlayalım istedik; solda gördüğünüz sayfa Akın’ın Şahsına Münhasır için hazırladığı sayfa…

 

 

 

Jeux d’enfants filminde Julien ve Sophie’nin birbirlerine sordukları gibi; cap ou pas cap ? Oyuna var mısınız ?

 

 

 

 

 

Hacettepe Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ferhunde Öktem

Oyun nedir ?

Oyun aslında insanların her yaşta  oynadığı farklı farklı  rolleri  daha iyi benimsyebilmesi için bir araç. Ben oyunu çok sevdiğim bir Türk atasözünden başlayarak anlatmak istiyorum. ‘Oynamayan tay at olmaz’. Oyun hayatımızda çok önemli bir öge; çocuk açısından baktığımızda oyun çocuğun dili, oyuncaklar da onların sözcükleridir.  Bu yüzden çocuklar büyün duygularını oyunla anlatırlar. Ya da yeni karşılaştıkları, kendisinin öğrenmesi, içselleştirmesi gereken bir konuyu içine alabilmesi için bir araçtır oyun. Ancak o şekilde üstesinden gelir. Ya da korkularını oyun aracılığyla anlatır, aktarır ve baş eder. Yani bu demek ki anlama açısından oyun bizim için çok önemli ve de anlatmak açısından. Ve oyunu hayatımızdan kaldırdığımız zaman sanki ağzımız dilimiz bağlanmış gibi oluyor.

 

Bu içgüdüsel bir şey değil mi hocam çünkü hayvanlar da oynuyor ?

Hayvanlar da oynuyor. Bir deyim vardır; ‘it dalaşı’. İki yavru köpeği görürseniz birbirleriyle çok haşin sesler çıkararak oyun oynarlar ama hiçbiri birbirini ısırmaz. Bu bir karşılıklı güç gösterisidir. O gerçek rolüne uyum yapma çabasıdır. İt dalasi kötü bir sonuç vermez ayrıca bu uluslararasında da kullanılan bir deyimdir. Baştan içgüdüsel olarak başlayıp sonradan öğrenilmiş olarak devam ettiğini söyleyebiliriz. İnsanlar yaşlandıkları için oyun oynamaz değillermiş, oyun oynamadıkları için yaşanırlarmış… Her yaşta oynayacağımız farklı oyunlarımız var çünkü her yaşta yeni bir şeyler öğreniyoruz. Bütün dileğim insanların her yaşta oyun oynamaları.

 

Sizce birer Homo Ludens miyiz bizler ?

 Öyle olmamız gerekir. Öyle olursak daha iyi olur.  Ben hep eğitim sürecinin içerisinde de bunu hep vurguluyorum.  Sanatla ilgili hiçbir şey yaptırmayıp sadece matematik çözdüren öğretmenin iyi öğretmen olduğunu düşünenlere katılmıyorum. Çünkü hepimizin hayatlarımızın sağlıklı gidebilmesi için farklı şekillerde de olsa hayatımızın farklı dönemlerinde oyun oynamamız gerekiyor. Bunun için bir drama mesela; çözemediğimiz, farkına varmadığımız bir takım şeylerin soyutlanarak ortaya dökülmesidir. Bu dili ortadan kaldırdığımızda yetişkinler olarak, örneğin tiyatroya gidemediğimiz zaman, sinemayla uğraşamadığımız zaman çok kuru insanlar oluyoruz. Hem zihinsel hem de duygusal gelişimimiz geri kalıyor. Çünkü gelişim basamaklarını düşündüğümüz zaman bunların hepsinin birbirini besleyen öğeler olduğunu görüyoruz. Ve ben bu ögelerden birini çıkardığım zaman etkileşimi bozmuş oluyorum.

 

Pieter Brueghel’in ‘Çocuk oyunları’ adlı yağlıboya tablosu 1560 yılında ahşap bir pano üzerine yapılmış. Bugün Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesinde sergilenen eser çeşitli kaynaklarda farklılık göstermesine rağmen yaklaşık olarak 90 oyunu bizim karşımıza çıkartır. Etnografik bir belge olma özelliği taşıyan bu eser bazı eleştirmenler tarafından Brueghel’in ‘ Hayatı bir çocuk gibi oyunlarla harcayanlara’ dair eleştirisidir de.

Bruegel’in ilk bakışta bir tatil resmi gibi görünen tablosunun bir çocuk oyunları ansiklopedisi olduğu ortada. Oradaki oyunların birçoğu bugün hala oynanıyor. Bruegel’in kişiler üzerine değil de oyunlar üzerine odaklanışı tabloya evrensel bir anlam katıyor. [1]  Sanat tarihçisi  Sandra L. Hindman Brueghel’in resminde görülenlerin, hem belirli oyunların önemini, hem de bir oyunla öbürü arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğunu belirtiyor. Ya da kim bilir birçok diğer görüşe göre oradaki oyunlar farklı mevsimleri temsil ediyor…

 

 

Kim ebe ?

 Çocuk oyunlarında her çocuk, dâhil olduğu oyunda aktif bir rol üstlenmek ister. Ne var ki bunu istemek çoğu zaman yeterli olmamakta ve roller bir seçimle dağıtılmaktadır. Geleneksel Türk Çocuk oyunlarında neredeyse değişmeyen temel oyuncu “ebe”, kimi zaman aktif, kimi zaman pasif roldeki oyuncu olduğundan, çocuklar tarafından da bazen üstlenilmek istenilen, bazen de özellikle kaçınılan roldeki oyuncudur.

 

Türkiye’nin çeşitli yörelerindenderlenmiş, yayımlanmış ya da yayımlanmamış, varyantlarıyla birlikte 1000’in üzerinde oyun inceleyerek, yaygın olarak oynanan ve benzerlerine sıkça rastlanabilen oyunları, çalışmamızın örnekleri olarak seçtik. Derlendikleri yörelerdeki adları farklı da olsa oynanış şekilleri birbirine çok benzeyen oyunları seçmemizdeki amaç, “ebe”nin fonksiyonunun yöreden yöreye farklılık gösterip göstermediğini de görebilmekti. Çalışmamızda adları geçmese de, benzeri yapıda oldukları için genelleme yapabileceğimiz çok oyun bulunmaktadır. Sonuç olarak “ebe”: oyunu başlatan,
oyunu yönlendiren,
ceza veren,
 ceza çeken,
ödüllendiren,
bir grup oyuncuya karşı tek başına mücadele eden,
oyunun sonucunu direk ya da dolaylı olarak belirleyen,
genellikle oyunun merkezinde bulunan, çok fonksiyonlu bir oyuncudur.[2]

 

Homo Sapiens ve Homo Faber kavramlarından sonra  Johan Huizinga yeni bir terime dikkat çekiyor; oyun oynayan insan. ‘Homo Ludens’ Huizinga’nın kitabının da ismini oluşturuyor.  ‘Oyun kültürden daha eskidir’ diyerek  başlıyor söze. İnsan uygarlığının oyun kavramına hiçbir temel özellik katmadığını, hayvanların aynı insanlar gibi oynadığını söyleyerek devam ediyor. Hayvanların ilkel oyunlarını ve seyirciler için canlandırılan güzel sahneleri gözler önüne serip oyunun ve oynayan insanın ne demek olduğunu inceliyor. Bunu yaparken de kültür ve oyun kavramı arasındaki sıkı bağı gözler önüne seriyor. 

Neden Oynarız ?

Kimileri oyunun kökeninin ve temelinin , yaşam enerjisi fazlalığından kurtulmanın bir biçimi olarak tanımlanabileceğine inanmıştır. Başka teorilere göre ise, canlı varlık oyun oynarken, doğuştan gelen bir taklit eğiliminin hükmü altındadır; veya bir gevşeme  ihtiyacını tatmin etmektedir; veya hayatın ondan talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı yapmaktadır; ya da oyun insanın nefsine hakim olmasını sağlamaktadır. Daha başka varsayımlar da oyunun kökenini hem egemenlik kurma arzusu hem de yarışma ihtiyacı içinde bir şey yapabilmeye veya bir şeyi belirleyebilmeye yönelik olan kendiliğinden yatkınlıkta aramaktadırlar.

Huizinga sorar; ‘Oyunun zevkli yanı nedir ?, Bebek neden zevkten bağırır ? Oyuncunun neden hırstan gözü döner, neden binlerce kişi kalabalık futbol maçında çılgınlığa varan bir heyecan yaşar ? Hiç geçemeden oyunun yoğunluğunun  hiçbir biyolojik çözümleme tarafından açıklanabilmiş olmadığını hatırlatır. Oyun her şeyden önce gönüllü bir eylemdir der Huizinga.Oyun serbest ve özgürlüktür ona göre.[3] Hayellerin, imgelerin mabedidir belki de oyun… Nedensiz bir faaliyet özelliği taşıyabilen oyunun tekrar ve mekansal sınırlılık gibi özelliklerine dikkat çekmek gerekir. Tavla partisi tekrarlanabilir ya da oyun masası, arena veya tapınak bu sınırlı mekanlardandır. Bir düzen kurucusu olması oyunun çok da anlaşılmaz değildir bu bağlamda.

 

 

Oyun ve estetik

 Oyunun unsurlarını belirtmek için kullanabileceğimiz terimlerin büyük bir bölümü estetik alanda yer almaktadır. Bunlar bize aynı zamanda güzellik izlenimlerini aktarma işinde de hizmet ederler; gerilim denge, salınım, zıtlık, birbirinin yerine geçme, zıtlık çeşitleme, birbirine eklenme, ayrılma, çözüm…[3]

 

                                                                                                                  (Sanat oluşumu, Artaport)

Paul Valery

 

Bir şey için mücadele veya bir şeyin temsili olan oyun için şair Paul Valery şunları dile getirmiştir;’Bir oyunun kurallarından kuşku duymak asla mümkün değildir. Çünkü onları belirleyen ilke tartışmasız niteliktedir. Kurallar ihlal edilir edilmez oyun evreni çöker, oyun diye bir şey ortada kalmaz. Hakemin düdüğü büyüyü bozar ve ‘bildik dünya’nın mekanizmasını bir an için geri getirir’

 

 

 

Hülya Yılmaz Şener 1984 yılından beri öğretmenlik ve yöneticilik yaptı, 1994 yılında  Ankara’da kurulan Çınar Yuva’nın  kurucu temsilcisi olarak çalışmaya başladı ve  şu an görevine devam ediyor. Şener, bu ay ‘Oyun’ dosyası için hem bazı sorulara cevap verdi hem de yuvadaki küçük adam ve kadınlara sormuş olduğu soruları Şahsına Münhasır ile paylaştı. İşte Arda ve Ela’nın en sevdiği oyuncaklara dair verdikleri cevapları;

 

Ela: ‘Oyuncak evimi ve bebeklerimi çok seviyorum, onlar beni eğlendiriyor.

Arda :Ben yarış arabalarını çok severim. Çünkü yarış arabalarımla yarışları kazanır ben de mutlu olurum.

 Hülya Yılmaz Şener oyunun hayal gücünün ve yaratıcılığın, büyük ve küçük motor gelişiminin, bilişsel ve dil gelişiminin yanı sıra sosyal ilişkileri pekiştiren bir öğrenme aracı olduğuna dikkat çekti. Oyunun belki de törensel bir biçimde hayat bulduğu çocuk yuvaları oyun kavramı için de çok büyük önem taşıyor.

 

Şimdi söz Sunay Akın’da…

 

Sunay Akın bu dünyaya ne için geldi ?

 Okumak ve yazmak için; başka hiçbir şey için gelmedi.  Sorarlar ya hani böyle doldurduğumuz formlarda, iş başvurularında bize mesleği diye. Hani böyle formlar doldururuz. Orada mesleği diye de bir bölüm vardır. Elinde hiçbir ustalığı, hiçbir marifeti, becerisi olmayanlar için okur- yazar denir orada. Yani okuma yazması var başka da hiç bir şey yapamaz. İşte benim mesleğim okur yazar; düşünsene adam okuyup yazıyor, daha ne yapacak ki hayatta ? Çünkü ben bu yaşıma kadar sadece okudum ve yazdım. Dünyaya da bundan başka bir şey için geldiğimi düşünmüyorum. Benim çocukluğumda ansiklopediler onaltışar sayfalık fasiküller halinde haftada bir verilirdi. Onları bayiden alıp biriktirir sonra da ciltletirdik. Ben çocuklauğumda a’dan z’ye bütün o ansiklopedileri okudum. O bilginin mabedine hep girdim daha doğrusu hep oradaydım. Okumadığım ansiklopedi yoktur neredeyse. Bunları yapmaya başladığımda yedi yaşındaydım. Okuma yazmayı yeni öğrenmiştim. Bir de bir ışık var yüzyıllardır taşınan, aydınlanmanın , özgür insan olmanın ışığı. Bir de o ışığı galiba birazcık avuçlarımda hissediyorum ki karanlığın üstüne yürüyorum. Burada önemli olan birey değil ışığın kendisidir. Ben o ışığı karanlığa taşıdıkça mutlu oluyorum. Mutluluğu karanlığın üstüne avucumda taşımaya çalıştığım başardığım demiyorum, taşımaya çalıştığım. Elimde o ışık karanlığa adım atarken, yürürken mutluluğu orada buluyorum. Işık aydınlıkta durana verilmez, karanlğa mahkum edilene uzatılır. Çünkü ışık orada güzel ve anlamlıdır.

 

‘Hayat deyince’ aklınıza ilk hangi kelimeler geliyor ?

 Özgürlük. Galliano’da okumuştum yanlış anımsamıyorsam.  Laborant bir arkadaşı onun laboratuarına geliyor, öğle yemeğine çıkacaklar orada kafeste de kobaylar var; deneylerde kullandıkları fareler. Öğle yemeğine çıkarken Gallino bir kafesin kapısını açıyor. Galliano muzur bir adam. Yemekten geliyorlar, bakıyorlar; fare kapısı açık kapısının önünde durmuş titriyor. Hiçbir yere gitmemiş ve Galliano şunu yazıyor; Benim gördüğüm sadece farenin değil aslında günümüzde bütün insanların üzerinde taşıdığı en büyük korkudur; bu özgürlük korkusudur’ Şimdi bu öyküyle bakıyorum da bütün insanlara, gazete sayfalarına, telefon haberlerine. Nasıl aslında insanlık o özgürlük korkusunu üzerinde hissediyor, nasıl kul köle düzeni bütün dünyaya yayılıyor, itaat etme, dize gelme. El bağlama, el öpme kültürün nasıl giderek güçleniyor… Bunun nedeni işte özgürlük korkusudur. İnsanın hayat deyince aklına gelecek ilk şey özgürlüktür.

 

Bir insan için hayatın en güzel anları neler olabilir sizce, belki bu anlar sayısız tabii ama ?

 Bak bir tane anlatayım; hani böyle çocukluğumuzda oturuyoruz pazar günü, kahvaltı hazırlanıyor ve radyodan da şarkılar türküler çalınıyor, sonra bir şarkı çalıyor. Babanız ve anneniz diyor ki.’Aaa ne güzel, git şunun sesini biraz aç’ ve çocuk gidiyor o ses düğmesiyle radyonun sesini açıyor. İşte o düğmeyi çevirip sesi açtığına an nasıl bir mutluluktur biliyor musun ? Hayatında bunu bir kez olsun yapmayanlar, yapamayanlar Türkiye’de ve Dünya’da söz sahibi, bugün Türkiye’yi ve dünyayı yönetiyorlar. Şu mutluluğu, şu güzelliği hiç yaşamamışlar oysa ki. Ya da onu fark edememişler. Bunu o annenin verdiği, bir ödev bir görev gibi algılamışlar. Halbuki gidiyorsun, radyonun düğmesini çeviriyorsun ve o güzel şarkıların sesi yükseliyor, bir sanat eserinin güzelliği, bir ailenin o bütün gününü dolduruyor. Bu ne büyük bir servetmiş biliyor musun, ne büyük bir zenginlik… Hayatın zenginlikleri hisse senetlerinde değil, hissi senetlerdedir. Ben hep bu anları biriktirdim. Bu anların güzelliğini, mutluluğunu…

 

 

Bugün dünyada yaşam artık yerini boşluğa bırakıyor olsaydı, ve siz bu  geçişe dair bir konuşma yapacak olsaydınız, insanlara neler söylerdiniz ?

 Aaaaaa Godot ! Heralde bunu derdim. Meğer Godot buymuş. Ya da Don Kişot’dan bahsederdim. Don Kişot yel değirmenlerine saldıran Don Kişot olmamıştır. Atından düşüp dayak yiyor ya, yine de kalkıp umutlar için atına bindiği an Don Kişot olmuştur.Yani o konuşmada heralde şunu derdim, dünya tarihindenice krallar, imparatorlar, başbakanlar, bakanlar geldi geldi geçti güç gösterisi olarak. Ama şimdi anladınız mı gerçek kahraman Don Kişot’dur ! Çünkü birazdan büyük bir dayak yiyeceğiz ama biliyorum başka bir yerde yeniden  ayağa kalkıp o ata yeniden bineceğiz.  Orada hatırlanması gereken tek kahraman sanırım don Kişot’dur.

 

Hepimizi şekillendiren, bizi biz yapan kişiler ve olaylar var. Sizin varoluşunuza ilahi dokunuşları olduğuna inandığınız kişiler kimlerdir ?

 Aydınlanma için, özgür insan için bir söz söyleyen, bir şiir yazan, bir resim yapan, bir şarkı besteleyen, bir heykel yontan, yüzyıullardır süregelen bu ışığı karanlığa taşıyan, bu ışığın karanlığa taşımasına el veren herkes benim ustamdır, ben hepsinden çok etkilendim.

 

Şahsına Münhasır Medya projesi hibir şekilde kişinin özel yaşamına dair sorular sormamayı hedefliyor. Ama bazı hikayeler var ki onlar kalpten geliyor ve şahsına münhasırın peşinde olduğu şeylerden birisi de bu hikayeler. Siz dokuz yaşındayken odunluğun kapısına yazdığınız şiirden biraz bahsedebilir misiniz ?

 Benim çocukluğum Trabzon’da geçti. Ve biz İstanbul’u sinemada sevdik. Ben İstanul’u ilk sinemada, beyaz perdede gördüm. Ve genellikle aşk filmleri gösterilirdi.  Ve bizim sokağımıza İstanbul’dan bir aile taşındı. Bir kız vardı; kahküllü. İlk kahküllü saçı o kızda hatırlıyorum. İstanbul’dan geldi ya, bütün erkek çocuklar o kıza aşık olmaya karar verdik.  O yaşlarda bizim için aşk bir toplu eylemdi. Herkes o kızın ilgisini çekmek için türlü türlü numaralar yapıyordu. Ben de dedim ya okuma yazma öğrendiğim günden beri okuyum yazıyorum; ben de ona bir şiir yazdım. Ama benim yazdığım ilk şiir o değil. O il aşk şiiri. Bir şiir değil bir oyundu o sadece. Ben yedi yaşındayken evimizin gardrobunda bütün elbiseler asılı dururken bir askıyı aralarında boş gördüm. O boş askı beni çok etkiledi. Çok üzüldüm onun yalnızlığına. Diğer bütün askılarda rengarenk elbiseler varken o orada tek başınaydı. Ona ‘üşümüyor musun ?’ diye sordum ilk şiirimde.

 

Sizin Homo Ludens olarak hala oynamaya devam ettiğinizi düşünürsek yazılarınızda, kitaplarınızın adlarında bu geleneği vurguladığınızı varsayabilir miyiz ?

Kesinilikle. Her şey oyundur zaten. Oyun yaratıcı düşüncenin dışa vurumudur. Aslında herkes oynuyor, oynamayan insan yoktur. Fakat güzel oynayan vardır, kötü oynayan vardır. Ben bunu güzellik tarafında sürdürmeye çalışıyorum. Yoksa bugün bütün politikacılar da oyuncu, ama kötü oynuyorlar. Oynamayan insan yoktur. Öğretmen sınıfına girdiği zaman oyuncudur. Bir öğrenci öğretmeni karşısında oyuncudur. Her yer bir sahnedir. Her an bir sahnedir. Hayat dediğin bir tiyatro, oyun sahnesidir. Bunun için tabii edebiyat gerekir. Tiyatronun kökeni edebiyattır. İyi bir metin varsa iyi bir oyuncusundur. Ben bu kitaplarının metinleri üzerine oynuyorum. Nasıl ki edebiyat olamasa tiyatro olamayacaktı hayatta da öyle; eğer bir edebiyatın yoksa, edebiyat birikimin yoksa iyi bir oyuncu olamazsın. İnsan iki şakağı arasında ne kadar sözcük taşıyabiliyorsa, o kadar iyi oyuncu olur. O sözcükler kanattaki tüyler gibi seni, yaratıcı düşünceni rüzgar yapıp altına almanı sağlıyor. Kanatların güçlüyse uçbiliyorsun. Kanatların gücü okuduğun kitaplardan aldığın sözcüklerle, imgelerle, metaforlarla ilgili bir şeydir. Bunu hayatında ne kadar çok oluşturursan o kadar yükseğe çıkar o kadar uçarsın. Hayatın bütün o güzelliklerini, tatlarını alırsın. Ne kadar azsa bu o kadar tavuk olur uçamazsın. Tavukta da kanat var ama uçamaz. Öter durur. İşte politikacılar öyledir.

 

Oyun, oyuncak, müze kavramlarını sizin hayatınızda birleştiren düşünce veya bakış açısı neydi ?

 Büyük bir satranç oyununun içindeyiz. Gözümüzü açıyoruz. Bakıyoruz ki bu yüzyıllardır oynanıyor.  Bizden önce yapılan hamleleri düşünceleri çok iyi görmeliyiz ki karşımızdakinin nasıl bir hamle yapacağını bilelim. Aslında satranç oyunundaki o siyah ve beyaz karelerdeki taşların durumunda senin kazandığın ya da karşı tarafın senden aldığı taşlarda bir düşünce yapısı kendini ele verir. Bunu çok iyi görmeliyiz. Yani bir hafıza bir bellek içindeyiz aslında. Bu yüzden işte müze hafızanın belleğinin  yaratıcı düşüncenin, hayallerin mabedidir. Oyuncak müzeleri bunun mabedidir. Nasıl ki iktidarın sarayları, parti binaları varsa, dinlerin  tapınakları varsa, hayallerin de bilim ve sanatın da mabedleri vardır onlar da müzelerdir. Her şey özgür insan adınadır. Özgür insanın doğduğu bu mabedler müzelerdir. Bir ülkede ne kadar çok müze varsa orada o kadar çok özgürlüklerden, insan olmaktan, demokrasiden söz edebilirsiniz.

 

Amerika Birleşik Devletleri güçlü. Emperyalizmi ayrı bir yere koyuyor ideolojiye girmiyorum. Birisi çıkıp şimdi beni sığ sulara çekmeye çalışabilir. ‘İşte Amerika sömürgeci, emperyalist’ ! O sığ sularda deve güreşi yapmak, ben onu anlatmak istemiyorum.  Ama güçlü dimi ? Peki neden ? Ekonomisinden, ordusundan, sömürgeciliğinden söz edilir. Hayır. Bunlar tek başına gerekçe değil.  Güçlü çünkü 17500 tane müzesi var. Bir de ABD’nin tarihini beğenmeyiz. E sen de kur ! Bir de derler ki Amerika bu eserleri dünyadan çaldı. Ya geç onu ! Bilgiye mabed kurmuş. Bilgi bütün insanlığın; öyle ya da böyle. Satrançta o hamleleri yapıp bilgiye o değeri sen verseydin. 17500 tane müzesi olan ülkeyi sen geçemezsin arkadaşım. Geçersin evet ama, 17501 ile.  Başka yolu yok. Almanya mı güçlü biz mi ? Almanya. Neden ? Çünkü bir Alman her gün bir müzeye giderse ömrünün onaltı yılını sokağa çıkamadan Almanya’nın müzelerinde yaşar. Frsansa mıd aha güçlü biz mi ? Fransa. Neden ? Çünkü Louvre müzseinde sergilenen bütün eserlerin önünden geçersen 12 kilometre yol yürümüş olursun. Atatürk Dolmabahçe sarayında ölmeseydi biz orayı müze değil otel yapardık. Bütün mesele bu. Demokrasi de, insan hakları da, düşünce özgürlüğü da ancak bir ülkenin müzelerinin oranı kadar konuşulabilir. Bana bir ülkenin adını söylemeden o ülkenin müzelerinin dosyalarını önüme koy. De ki ‘Sunay ağabey, sana bir ülke getirdim adını söylemeyeceğim. Ama bu dosyada o ülkenin müzelerinin durumu, hali mevcut’. Bana üç gün ver, o dosyayı inceleyeyim. Ve sana o ülkedeki gazete haberlerini yazayım.

 

Huizinga insana ait her şeyin başlangıcında oyun olduğunu söyler ve ‘önce oyun vardı’ der. Ne düşünüyorsunuz ?

 Doğa oynar.  Güneş ayla oynar. Ay güneşle oynar. Yıldızlar birbirleriyle oynar. Doğadaki bütün canlılar, bitkiler, dallar, dalgalar birbirleriyle oynar. Yengeç dalgayla oynar. Orada bir çocuk kovaya kum koyar kumsalla oynar. Hemen orada arkada çocuğun ablası orada gördüğü, beğendiği bir delikanlıyla oynar. Her şey oyundur. Ömer Hayyam der ki  :’ Biz aslında bir kukla sahnesindeyiz. Kuklacı felek usta. Kuklalar da biz. Sıramız geldi mi sahneye çıkıyoruz birer ikişer, bitti mi oyun sandıktayız hepimiz’.

 

Peki neden oynarız ?

Kazanmak için değil. Kazanmak için yapılan hiçbir şey oyun değildir. O oynamanın mutluluğunu, güzelliğini ki buna yaşama sevinci diyoruz. Onu tatmak için.  Bir dondurma bitsin diye yalanır mı ? İşte oyun da böyle bir şey.

 

Sizin en sevdiğiniz oyuncağınız hangisi ? Bu bir oyun da olabilir elbette…

 Son günlerde şunu düşünüyorum. Bugün dev alışveriş merkezleri, oyun alanları, bilgisayar, teknolojik oyuncaklar görüyoruz.Örneğin bir yarış arabasının içine oturuyorsun şöför koltuğuna, formula yarışındaki gibi, önünde dev bir ekran hayal dünyasında o sanal dünyada araba sürüyorsun. Ohuzlı gidiyor, virajları dönüyorsun. Oysa bir zamanlar mahallelerde boş arsalar vardı. O boş arsalara bir araba bırakılırdı. Sonra birileri gelir o arabanın lastiğini alır sileceğini koparırdı. Çocuklar o arabayla oynarlardı. Ben çocukluğumda boş bir arsaya bırakılmış bir arabayla oynadığımı çok iyi hatırlıyorum. Araba hiçbir yere gitmez orada durur. Ama ben o arabayla bütün dünyayı gezdim ! Şimdi bakıyorum da o sanal araba yarışlarına; o arabalar hiçbir yere gitmiyor. Bendeki hız, benim o terkedilmiş arsaya bırakılan arabanın içinde yaptığım hız hiç birinde yok. Ben hayal dünyamda da sürat yapardım. Onlarsa bir yere gitmiyorlar.

 

Mickey ve Minnie Mouse hayata karşı hangi cümleyi kuruyorlar sizce ?

 Aklıma Avusturalyalı şair Erich Fried’in bir şiiri geldi. Şöyle; Fare kapanında ölü bir kedi gördüğünden bu yana devrim planları yapmakta… Çok enterasandır aslında Mickey ve farenin insanla olan öyküsü. Farenin veba taşıması yüzyıllardır ölüm nedeni olan farenin insanlığın önünü açacak olan bilimsel çalışmalarda can vermesi. Ne enterasandır. Bugün korkulan fare bütün bilimsel deneylerde kullanılıyor. Ve onca ölen fare insane hayat veriyor. İlginçtir; ‘Fareler ve İnsanlar’ Steinbeck değil mi ?

 

Bu söyleşiye bir soru ekleyecek olsaydınız kendinize ne sorardınız ?

 Şunu sorardım; Kurtuluş savaşı kazanıldığında Mustafa Kemal çadırını topluyor. Orada kitaplar da var kitaplar da götürmüş. Kimi kaynaklarda 106 tane kitap götürdüğü yazılıdır. Çok kitap. Savaşta okumak için kitap götürmüş. Ama zafer kazanılmış. Diyor ki Mustafa Kemal çadırı toplayan askerlerine :’ Aman kitaplarımı unutmayın’. ‘Peki efendim’ diyorlar. Kitaplar masanın üzerinde duruyor. Sonra çadıra bakmaya geldiğinde kitapların hala masanın üzerinde durduğunu fark ediyor. ‘Hani kitaplarımı taşıyacaktınız ?’ diye soruyor askerlere. ‘Efendim sandık bekliyoruz, sandık yok, söyledik sandık getirecekler’ Mustafa Kemal çadırın önünde üst üste yığılmış sandıkları görüyor ve: ‘E bu sandıklar  var ya’ diyor. ‘Ama efendim onlarda mermi var’ diyorlar. Gidiyor bir sandığı eline alıyor ve içindeki mermileri yere boşaltıyor. Sandığı askere veriyor ve ‘Kitapları buna koy, asıl savaşımız şimdi başlıyor’ diyor. Şunu soruyorum; İÇİ KİTAP DOLU O SANDIK NEREDE ?

 

 Kaynakça

[1]  Muhlberger,  What Makes A Bruegel A Bruegel?

[2]  İrfan ÖZBAKIR, GELENEKSEL TÜRK ÇOCUK OYUNLARINDA FONKSiYONEL OYUNCU  ”EBE”

[3] Johan Huizinga Homo Ludens

Sunay Akın, Aslı Nuhoğlu, Melih Gürsoy, Ferhunde Öktem, Yamaç Karaboncuk, Anne Marie Belloir, Hülya Yılmaz Şener ve Nevzat Ergen’e dosyaya yaptıkları değerli katkılardan dolayı çok teşekkür ederim.

Bu dosyada Şahsına Münhasır tarafından hazırlanan görsellerdeki ürünler ‘Şahsına Münhasır KUTU’dan seçilmiştir. Rozet Beril ATEŞ Kafa Çizimhane’ye , bardak ise www.sahsinamunhasir.com.tr’ye aittir.

 

Yazının her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

No comments


Leave a Comment